|
Osmanlı Mutfak Kültürü
Bir zamanlar,
Asya'dan Anadolu'ya doğru akan Türk boyları, eski uygarlıkların
mayaladığı bu topraklara Uzak Doğu'da oluşan o zengin kültürü büyük
bir ustalıkla ve yol boyu, geçtikleri her ülkeden aldıkları
malzemeyle zenginleştirerek taşımışlardı. Bu hareket sırasında
elbette mutfak kültürüne de gereken yeri vereceklerdi.
"Açları
doyurun, çıplakları giydirin, yıkılanları yapın, az halkı çok edin"
gibi kutsal öğütlerle yola çıkan göç kafilelerinin yeni vatandaki
görevleri kendilerine böylece bildirilmişti.
İşte,
yıllar sonra Anadolu ve Rumeli'nde gelişen Osmanlı kültürü ve de bu
kültürün önemli bir bölümünü oluşturan mutfak ve yemek töreleri Asya
Türklerinin tarihsel birikimiyle birlikte oluştu, gelişti ve
ünlendi.
Bu
hareketli kültür birikimini yeni vatanda geliştirecek, destekleyecek
ve üretkenliğini arttıracak bir çok eleman vardı. Yeni toprak, her
şeyden önce üç ayrı denizle çevrilmişti: Karadeniz, Akdeniz, Ege
Denizi. Bu üç deniz bütün mal varlıklarını Anadolu göçmenlerinin
emrine sunmuştu ve bu üç denize bağlı iki boğaz (Çanakkale ve
İstanbul Boğazları) ve de onları birbirine bağlayan Marmara Denizi,
bir yandan kendine özgü bereketi ile bir yandan da Anadolu'da, dört
mevsimi birarada yaşamanın özellikleri ile, Batı'da bahar keyfi
sürerken, Güney'de yaz, Karadeniz'de ılıman bir sonbaharı yaşama
imkanını kullanarak, ülkenin bütününü, her mevsim taze sebzeler ve
değişik meyvelerle donatıyordu. Bizler de, bugün bile aynı keyfi
yaşamıyor muyuz?
İşte bu
nedenlerle Osmanlı mutfağının ve yemek kültürünün özelliklerini,
tarihsel kültürel birikiminin verdiği çeşitlilik ve coğrafyanın ve
iklimlerin verdiği zenginlik ve de denizlerin, göllerin getirdiği
bereketle birlikte incelemek ve düşünmek gerekiyor sanırım.
Bu
koşullar, Osmanlı yemek kültürünü dünyanın üç büyük mutfağından biri
olma kıvamına getirdi.
Yaşadığımız günler, yaşadığımız koşulların büyük değişimleri
nedeniyle bu kültür elbette durmadan yenileniyor. "Kalıcı olma"
şansı her gün biraz daha azalıyor. Bugün tüm dünyada insanlar
evlerinde ve aile sofralarında birlikte yemek keyfini çok az
bulabiliyorlar. Gelişen iş töreleri, sıcak yemek alışkanlıklarını,
ayakta yenen "tost, sandviç" gibi kuru yemeklere dönüştürülüyor,
davet yemekleri daha çok lokantalarda veriliyor. Çağdaş tıp,
eskilerin en çok sevdiği yağlı yemeklere, hamur işlerine, hamur
tatlılarına iyi gözle bakmıyor, fazla kilolu olmaktan korkanlar
devamlı "diyet" gayretiyle kolay yemeklere önem veriyor.
Ve
böylece... Yeni dünyanın yemek sistemi kendi kurallarına göre, eski
sistemden ayrılıyor.
Ama,
eski sisteme de dikkatle bakıldığı ve araştırmalar yapıldığı zaman
onların da, özellikle sağlık açısından bir çok tedbirleri olduğunu,
o günlerin koşullarına göre bazı kurallar ve kararlarla bu konuyu
yürüttüklerini görüyoruz.
Madem
ki bizim konumuz Osmanlı mutfağı... Bu konularda, ne demiş
Osmanlı'nın akıllısı biliyor musunuz? Ne demiş? Yemekten, içmekten,
tatlıdan, tuzludan söz açıldığında... o bolluk ve bereket
sofralarında... Haber vermiş ki:
"Az
yiyen melek olur Çok yiyen helak olur"
Aman
dostlar dikkat. Aman!
O
zamanlar, buna benzer vurgulu sözleri usta hat sanatçıları o sanat
eseri olan süslü yazılarıyla yazan, zarif levhalar yaparmış. Akıllı
ev sahipleri de bu levhaların bir iki tanesini yemek odalarının
duvarlarına asarmış:
"Az
yiyen her gün yer Çok yiyen bir gün yer" gibi.
"Ağız
yer, yüz utanır" gibi.
Çok
yemek yemenin insanın işine yaramayacağını anımsatan aşağıdaki dize
gibi.
"Neler yedi neler yedi bu diş"
AİLE SOFRASI Osmanlı ailesi günde iki kez
yemek yiyor. Kuşluk yemeği - Akşam yemeği. Bu tür sofranın merkezi
babadır. Büyük anne ve büyük baba (varsa) babanın iki yanına oturur.
Anne, çocukların arasındadır. Onlara yardım eder. Sofra örtüsü yere
yayılır, üstüne genelde altı ayaklı bir tahta konur. Onun üstüne de
büyük yemek sinisi.
Kaşıklar sininin çevresine sıralanır.
İslam
peygamberinin aile sofrası için önemli bir buyruğu vardır:
"Yemeklerinizi ailenizle birlikte yiyin. Çünkü, o yemeğin
bereketi vardır" diye buyrulmuştur.
Aileler
bu buyruğa genelde önem verir ve uygularlar.
Sininin
çevresine minderler dizilir, sofraya oturanlar sağ kolları sofaya
dönük olarak minderlere, hafif bir çaprazla oturur. Sürahi yerde,
sofra örtüsünün üstündedir.
İlk
yemek genelde çorbadır ve büyücek bir bakır k'se içinde sofraya
gelir.
Babanın
seslice bir besmelesi ile yemek başlar. Bu sofralarda, yemek
sırasında pek konuşulmaz. Yüksek sesle gülünmez, yemeği beğenmeyen,
sevmeyen biri varsa, bunu açıklamaz. Kesinlikle ağız şapırdatılmaz
,ekmek ısırılarak değil koparılarak yenir.
Asık
suratlara ,durumu usulca bildirilir. Sofrada su içmek isteyen
olursa, gençlerden biri bardağına suyu koyar. Ve o, suyunu
bitirinceye kadar, sofradakiler bekler, su içenin yemek hakkı
böylece korunur.
Yemekler aynı kaptan yenir. Bu sofralarda çatal ve bıçak
yoktu. Sofra töresi ancak Tanzimat'la birlikte değişmeye başlamış ve
herkes tabağına konulan yemeği çatal ve bıçak kullanarak yemeği
zamanla öğrenmiştir.
Çorbadan sonra et yemeklerinden biri, yanında pilav, ardından
ya bir soğuk yemek ya bir börek, sonra da tatlı türlerinden yada
meyvelerden bir tabak, tepsiye gelir.
Yemek
sonunda baba şükür duasını ettikten sonra herkes tuzluktan bir tutam
tuz alarak ağzına atar ve yemeği pişirene "Anne elinize sağlık"
gibi, "Çok güzel olmuş" gibi bir teşekkür deyimi söyler. Sonra, evin
yetişmiş genç kızı büyüklere kahve yapmak üzere mutfağa geçer. Büyük
anneler, babalar oturuyorken, sofradan kalkanlar, sırasına göre,
sinideki sofra eşyasını toplar ve mutfağa götürürler. Yerde ekmek
kırıntısı asla bırakılmaz.
MİSAFİR SOFRASI Genellikle yakın akrabalara,
arkadaşlara, komşulara verilen davetlerde yemek töresi bazı küçük
değişikliklerle gerçekleşir. Ailenin ve davet edenlerin yakınlığına
göre ve kişilerin seçimine göre bu davetler ya kadınlar için ayrı,
erkekler için ayrı sofralarda verilir; ya da sofralar aynı odalarda
kurulabilir. Bir üçüncü ihtimal, kadın sofralarının gündüz evde,
erkek yokken yapılmasıdır. Erkek sofraları gece işten sonra verilir.
Yemeğe
davet eden, "filan akşam yemeği bizde yiyelim, Allah ne verdiyse"
gibi alışılmış sözle işi bağlar.
Konuklar yemeğe gelirken "teşekkür b'bında" konuk evine yada
evin çocuklarına uygun bir armağanla gelirler. Yalnız erkeklerin
olduğu davetlerde bu armağan töresi pek yoktur. Konuk hanım, paketi
ev sahibi arkadaşına "Size layık değil ama" gibi bir küçültme
ifadesiyle uzatır. Ev sahibi hanım da, "Ne zahmet ettiniz aşk olsun"
diye karşılar, teşekkür eder.
Çok
eskilerden başlayarak, bu sofralarda konuklara önce bir kaşık bal
sunulurdu. Ya da reçel. Bu ikram, "Tatlı tatlı konuşalım, tatlı
tatlı yiyelim" deyiminin balla ifadesi olarak kabul edilirdi.
Bir de
aileye, adı "Tanrı misafiri" olan ve yemek vakti habersiz gelenler
olurdu. Onlara ilk sorulan soru "Yemek yediniz mi" ya da "Aç
mısınız" dı. Eve sahibi tel'şlanmaz, zora girse bile öfkesini
(varsa), asla belli etmez, "Misafir umduğunu değil, bulduğunu yer"
diye, konuğunu sofraya oturturdu. Arada, gelen konuk yeterince
doymadı endişesiyle, salata gibi, peynir gibi yan yemeklerden birini
uzatır, konuk, "istemem, doydum" gibi bir nedenle kabul
etmeyince:
"Misafir ev sahibinin kuzusudur, üzme beni al" gibi bir
ısrarla salatayı yada peyniri ya da onlar gibi bir yiyeceği
konuğunun önüne sürerdi.
Haberli
ya da habersiz, misafir sofrasındakilerden biri su ister ve içerse
suyu verene "Su gibi aziz ol" diye teşekkür eder ya da kendinden
genç biri su vermişse "Berhüdar ol, oğlum" ya da "kızım" der,
gülümserdi.
Sofraya, ailenin parasal durumuna, yaşadığı şehre ya da
yöreye göre kış günleri çorbayla başlayan yemek, et türlerinden
biriyle devam eder, ardından pilav gelir, soğuk yemekler ya da
börekler, tatlılar birbirini kovalar, herşey bitince konukların en
yaşlısı teşekkür eder, küçük bir dua okur, sonra da burada
okuyacağınız şiirsel bir ikramla yemek olayını kapatırdı.
Yağsın sofranıza nur Kaza- bel', bu evden geri dur
Evin sahipleri olsunlar m'mur.
Bu
sofralarda sıkça tekrarlanan teşekküre ait deyimler:
Konuk, evin bereketidir. Var olun, sağ olun. Misafirin
baş üstünde yeri var. Türke selam ver, sen yiyeceğini düşünme.
Peynir ekmek, hazır yemek... Ve en güzeli de: "Yiyeceğini
değil, yedireceğini düşün" anımsatmasıdır.
TOPLU YEMEK SOFRALARI Geleneksel kuruluşlarımızın
yaşam biçiminden doğduğu belli olan toplu sofra töresi asker
ocağında, tekke, dergâh ve zaviyelerde, okullarda, kervansaray ve
hanlarda gerçekleşmiştir. Bu sofralarda yemek parası genellikle
vakıflardan ödenirdi.
Yemek
zamanı, görevlisi tarafından bina dışında uygun bir yerden, yüksek
sesle yapılan "sofraya s'l' ya huuu" çağrısı ile duyurulur, o
binadaki herkes işini bırakır ve kimseyi bekletmemek için hemen
elini yıkayıp yemekhaneye giderdi. Herkes bu sofralardan hangisine
oturacağını bildiği için hiyerarşideki yerine oturur, saygıyla, edep
kuralları içinde, ortak peçete diyebileceğimiz uzun, "yağlık" adlı
el dokuması örtünün, önüne gelen bölümünü dizlerine örter, sofra
büyüğünün besmelesini beklerdi. Hemen bütün kaşıklar birden o
kocaman çorba k'sesine dalar ve yemek töreni böylece başlardı.
Aile
sofrasının kuralları burada da geçerliydi. Konuşma, gülüşme, yemek
seçme, ekmeği ısırarak yeme başkalarının hakkına el uzatma yoktu.
Yemek
bitiminde toplumun büyüğü ya da onun seçtiği biri yemek dualarından
birini okur, sonra da bir tutam tuz ağıza atılırdı.
Toplu
yemek sofraları doğal olarak erkeklerin yemek yediği yerdi ve
kadınlar bu sofralara katılamazdı.
İMARETHANELER Toplu yemek türlerinden biri de
Osmanlı'da yoksulları doyurmak için kurulan ve adı İmarethane olan
mutfaklardı. Bu kuruluşların kökeni İslam'ın "zek't ve fitre" gibi
dini vecibelerinin yerine getirilmesine dayanıyordu. İmaretlerde
parasızdı yemekler ve onların masraflarını zenginlerin bir araya
getirdiği vakıflar üstleniyordu. İstanbul'daki İmarethanelerde günde
en az 4-5 bin kişiye yemek verilirdi. Bayram ve şenlik günlerinde
çoğalırdı bu rakamlar. İmarethane açan kişiler mülklerini
kurdukları imarete bağlamaya mecburdurlar. Bu zorunluluk imaretin
devam etmesini sağlamak için gerekliydi. İmaretlerin yaptığı ekmeğin
özel bir adı vardı: Fodla.
KAHVE TÖRESİ Hangi yemekten sonra olursa olsun,
kahve vazgeçilmez bir son noktadır. Günlük hayatta da önemlidir.
Türk kahvesinin özellikle o dönemde kendine has nükteleri,
deyimleri, töresi vardı. Kahve tiryakisi, kahve ocağı, kahve falı,
kahve fincanı ve.. "Bir fincan kahvenin kırk yıla varan hatırı"..
Kahve
çeşitleri de vardı: Sade kahve, şekerli kahve, orta şekerli (Bir
adı da adeta) az şekerli kahve..
Bir de
zamana göre içilen kahveler vardı. Sabah kahvesi (İki türlü
olur). Biri yataktan kalkar kalkmaz içilir. Öbürü kuşluktan az önce.
Bu kahveler bazen "sütlü kahve" de olur. Yorgunluk kahvesi, fal
kahvesi, dedikodu kahvesi, mola kahvesi, yemek sonu kahvesi gibi..
Türk
töresinde yemeğe konuk çağırmak genellikle: "Hiç değilse bir acı
kahvemizi içmek için buyrun" diye yapılırdı. Bir de ne zaman
tiryakilerle, kahve ve sigara bir araya gelir, tiryakiler:
"Kahve tütün Keyifler bütün".. diye hoşluklarını ifade
ederlerdi.
Bu
arada yemek arkasından kahve yerine çay içenleri de unutmayalım.
Çayı
icat etti bir Pir Sabahları iki, akşamları bir.. diye
tanıtırlardı çay lezzetini.
EKMEK VE ÖTESİ Osmanlı'da ekmek önceleri ev
fırınlarında, komşu hanımların birbirine yardımıyla, belli günlerde,
daima kadınlar tarafından yapılan ve pişirilen bir nimetti.
Sanıyorum ki, Türk mutfağında ekmeksiz bir sofra hiç
düşünülememiştir.
Ekmek,
buğdaydan, çavdar unundan, mısırdan, kepekten yapılır; somun, pide,
şepit, bazlama, yufka ekmeği gibi çeşitleri vardır. Karadeniz'in
mısır pastası denilen mısır unu ekmeği ve İstanbul'un francalası
incelmiş ekmek türlerinden sayılırdı. Zaman elbette ekmeklerimizle
de oynamakta ve kendine uygun değişiklikleri yapmakta. Pide
ekmeğini, söz gelimi, insanlar artık yalnız ramazan ayında
görüyorlar.
Osmanlı, Batı yaşamından etkilenmeye başladıktan sonra ekmek
üretiminden de değişim başlamış ve ev fırınlarındaki ekmek üretimine
karşılık çarşı ekmeği gündeme gelmişti. Çarşı ekmeğini ev kadınları
önceleri sevmediler. Hatta ayıpladılar. Ev dedikodularına, "onlar
çarşı ekmeği yer" l'fı bazen ayıplama olarak, bazen de alay etmek
için kullanılan bir deyim olmuştu..
Ekmeğini evinde yapan veya yaptıran hanımlar sıkıntılarını şu
deyişlerle ifade ederlermiş:
Samanlıkta saray oldu Kadınlara kolay oldu.
veya:
Ekmek
çarşıya düştü Elâlem aç kaldı, küstü.
Ama
aslında ekmek ne küstü, ne darıldı. Ekmek her haliyle vazgeçilmez
bir yiyeceğimiz olduğu için ilk günden bugüne bütün zarafeti ve
tadıyla sofralarımızın baş tacıdır. Öyle değil mi efendim?
Öyle
ise dilinmiş ekmeklerimizi soframıza koyar, biz de Osmanlı
yemeklerinin sohbetine başlarız.
OSMANLI YEMEKLERİ Fatih Sultan Mehmet'in babası 2.
Sultan Murat zamanına kadar gerek halk sofralarında, gerek saray
sofralarında yemek düzeni çok sade, çeşitler de çok azdı. Osmanlı
mutfağının gelişip oluşması ancak 2. Murat döneminden sonra
başlıyor.
Osmanlı
yemekleri, biliyorsunuz, her zaman sofraların baştacı olan
çorbalarla başlıyor. Sağlıklı yemeklerin birincisi kabul edilen
çorbalar et suyu, tavuk suyu, yoğurt; balık çorbaları da balık suyu
ile zenginleştiriliyor ve pirinç, bulgur, tarhana unu, kuru ve taze
sebzeler ve sebze kökleriyle kaynatılarak yapılıyor. Ve adeta,
mideleri kendinden sonra gelecek yiyeceklere hazırlamak ve
hazmettirmek için görevlenmiş sayılıyor.
Düğün
çorbası, yoğurt çorbası, tarhana çorbası, yayla çorbası ön sıralarda
tutuluyor her zaman ve özellikle kuşluk yemeklerinin en hoşa giden
çorbaları sayılıyor.
Sofraların temel yemeği olarak çorba ve ekmek öne alındığına
göre çorbaların lezzeti ve sağlıklı içeriği olması elbette
gerekliydi.
Çorba
konusu yazıya dökülmeye başlandığında sonu kolay kolay gelmiyor. O
dönemlerin hamarat hanımları sadece çorba isimlerini sıralamaya
kalktıkları zaman çorba türlerinin sayısı yüzü kolay kolay geçiyor.
Çorbanın önemi Osmanlı'da o kadar belli ki evlenme yaşındaki
kızların anneleri ve büyük annelerin en büyük korkusu, kızının "adam
gibi çorba pişirmeyi bile bilmiyor" diye evde kalmasıydı. Ve bu
konuda annesi gibi düşünmeyen kızlara verilen nasihat:
"Akılsız başa söz neylesin Tatsız çorbaya tuz neylesin
Ya baba evinde kalan kız neylesin" idi.
ET
YEMEKLERİ Koyun, kuzu, dana gibi kırmızı etler, balık, tavuk
gibi beyaz etler, kümes hayvanları ve av etleri et yemeklerinin
temel taşlarıdır. Salça, soğan, saramsak gibi yan malzemeyle
tatlandırılan et yemeklerinin bir kısmı uzun sürede ve ağır ateşte
pişer. Kebaplar, köfteler, fırında, mangalda, ızgarada
pişirilir.Genelde, yörelere göre değişen ezmeler, taratorlar,
turşular, yeşil salatalar ya da yoğurtla birlikte yenir. Patlıcan
salatası, patates kızartması, şiş kebap ve döner kebabı mutlaka
domates, biber ile birlikte sofraya gelir.
Genelde
tandırda, güveçte, fırında, testide, kuyuda (özel yapılır) şişte
pişirilen et yemeklerinin yanında ya da ardından pilavlardan bir
pilav da bulunmalıdır.
Tavuk
ve aynı türün çeşitleri olan hindi, kaz, ördek vb. hayvanların
etleriyle yapılan yemeklerin bu sofralardaki yeri de önemlidir.
Özellikle misafir sofralarının unutulmaz yemeği olan çerkes tavuğu,
hindi dolması, lezzeti eşsiz yemeklerdendir.
Ayrıca,
et yemekleri içinde sayılan Marmara'nın lüferi, palamutu, tekir,
pisi, dil balıkları ve izmarit-istavrit balıkları, Karadeniz' in
kalkanı...Ama asıl sayısız pişirme çeşidi olan hamsisi; Ege'nin
çupurası deniz yemeklerinin seçilmişleridir.
Balıklar, tavası, ızgarası, çorbası, buğulaması, tuzlaması,
kurutması, fırınlaması yapılan, sağlık açısından da lezzet çeşitleri
açısından da çok önemli olan et yemekleri arasındadır. Özellikle
padişahların bir çoğunun sevdiği yemeklerdir bunlar. Maraş, Adana,
Urfa'da yapılan kebaplar, sonradan bütün ülkeye yayılıyor.
Hünk'rbeğendi, imambayıldı, papaz yahnisi, çerkez tavuğu, kadınbudu
gibi yeni ve yapımı önemli olan yiyecekler sofraları süslüyor. Yerel
yemeklerin seçilmişleri ülke içinde yayılmaya başlıyor ve tatlı
konuşanlar, yiyeceklerin de tatlısını isteyince Türk mutfağında
şenlik zamanla büyüyor.
Elbette
hepsi bu kadar değil. Biz ilk elde aklımıza gelenleri anımsattık
sizleri.
Kıyı
şehirlerinde tabii balıklar ve diğer deniz ürünleri.. Tatlı sularda
yine balıklar.. Izgarada, tavada pişen türleri. Tuzlamaları,
kurutmaları..
Bu
zenginlikte elbette yazımızın başında konuştuğumuz ülke
coğrafyasının, mevsimlerin ve toprağın veriminin çok büyük etkisi
var.
Karides
ise güveci, salatası, pilavlısı ve salması ile aramızda.
Ama
herkes bilir ki Karadenizlinin tek tutkusu olan hamsi balığı:
tavası, ızgarası, fırınlanmışı, çorbası, yahnisi, buğulaması,
tuzlaması ve kurutulmuşu (füme) ile tüm balık türlerinin önüne
geçmiş ve birincilik yarışını kazanmıştır.
PİLAVLARA GELİNCE Et yemeklerinin çoğuna, kuru
fasulye gibi kurutulmuş sebzelerin hemen hepsine eşlik eden pilav
türleri yalnız pirinç değil, bulgurla ve kuskuslu da yapılır. Sade
pilav, domatesli pilav, bademli, fıstıklı, üzümlü, bezelyeli,
patlıcanlı, tavuklu türleri vardır.
Bu
çeşitli yemekler Osmanlı mutfağında, özellikle saray mutfaklarında
doğmuştur. Pirinç pilavları değişik pirinç türlerine göre yapılır.
Düğünlerde zerdeyle birlikte ikram edilir.
Yalnız
Osmanlının değil, Türklerin tümünün vazgeçilmez yemeklerinin başında
gelir pilav.
Meraklı
Osmanlı hanımları 27 çeşit pirinç pilavı yapıyorlardı mutfaklarında.
Aside, beyinli, bezelyeli, domatesli, düğün pilavı, l'pa, patlıcanlı
pilav, sade, salma, şehriyeli, tavuklu ve daha da neler..
SEBZELER Osmanlı sofraları etli ya da zeytinyağlı
sebze yemeklerinde inanılmaz bir zenginlik taşır.
Başta
fasulye türleri gelir, ardından 40 türlü yemeğiyle patlıcan. Arkası
saymakla bitmez. Domates, biber, lahana, patates, bakla, kabak,
ebegümeci, enginar, havuç, ıspanak, karnabahar, kereviz, kuşkonmaz,
semizotu, mûlukiye, yer elması, pırasa. Başka, unuttuklarım da
olabilir.
Kuru
sebzeler ise, bakla, bamya, barbunya, kuru fasulye, mercimek, nohut,
bezelyedir.
Bu
yemeklerin etli ve sıcakları sırada öndedir, zeytinyağlılar arkada.
Mutfağın tel dolabında sırasını bekler.
YA
HAMUR İŞLERİ Tükenmez bir konu olan Osmanlı mutfağının hamur
işleri, börekler ve hamur tatlıları olarak ikiye ayrılır. Börekler
sıcak yemektir genelde. Fırında yapılır ya da tavada pişirilir.
Hamur arasına konulan malzeme ise , kıyma çeşitli peynirler ve
ıspanaktır. Ramazan sofralarının vazgeçilmez yiyeceklerinden biridir
börekler. O zamanlar börek yufkaları da evlerde yapılıyordu. Oklava
ile açılan hamurlarla. Evin özel ekmek fırını yoksa tepsiler, üstü
örtülü olarak çarşı fırınına gönderilirdi. Bu böreklerin adı tepsi
böreğiydi.
Tava
böreklerinin en güzeli sigara böreğiydi. İçi kaşar peyniri
rendesiyle doldurulan sigara börekleri kızartılır, içkili sofraların
pek hoşuna giderdi.
Genelde, peynir, ıspanak, kıyma, sütle yapılan börekler bazen
tek yemek olarak bile (ama yanında mutlaka ayranla) o sofraların
doyurucu yemeği oluyordu.
Hoşaf
da, özellikle ramazanın sahur yemeklerinde sofraya gelirdi. Ya da
tükenmez adlı meyve sularından evde yapılan o harika içecekle
yenirdi.
VE
DE OSMANLI TATLILARI... Üç türlü tatlısı var bu Osmanlının.
Yani ağzının tadını bilenlerin. Hamur tatlıları, süt tatlıları,
meyve tatlıları. Bir de, az önce adını ettiğimiz baklavalar.
Baklavaların temel maddesi unla açılan ince yufkalar, yağ
şeker ve bal. Bir de fındık, fıstık, cevizden biri ve kaymak.
Baklava türlerinin hepsi fırında pişer. Karadenizli kadın,
bayramlarda şeker yerine konuklarına baklava ikram ediyor ve
konuğuna baklava tabağını uzatırken de usulca:
"Buyur,
60 yaprak yufkayla yaptım" diye gülümsüyor. 60 ince yufkayı düşünün.
Bu sayı bazen 70, bazen 80'e doğru da gidiyor.
Süt
tatlılarıysa, muhallebi, sütlaç, kazandibi, tavukgöğsü, keşkül ve
güllaçtır.
Keşkül,
davet-ziyafet yemeği olarak başta gelmiştir sofralarda. Kazandibi ve
tavukgöğsü uzun süre çarşı imalatı olarak yapılmıştır. Güllaç ise,
ramazan sofralarının baş tatlısıdır. Malzemesi çarşılarda hazır
satılır., evlerde evin hanımı sütle pişirir güllaç tatlısını. Azıcık
ılık sütün içinde gelir sofralara. Kaymağıyla beraber.
Ramazan
sofralarının en saygı gören tatlısı, tabii güllaçtı. Günümüzde
güllacı seven, pişirmesini bilen kimse kaldı mı bilemiyorum.
Ama
yemek ve tatlı seçiminin ustası olanlar yine de keşküle
dayanamıyorlar. Süt tatlılarından en duyarlılarından biri olan
keşkül Ankara'nın son Osmanlılarından olan rahmetli Vehbi Koç ile
babamın, en sevdiği tatlısıydı. Bütün bunlar unutulup gidiyor. Ne
yazık ki sofralarımızın şimdi yabancı sofralara dönüştü. En azından
Konya'nın "etli ekmeği" İtalya'nın pizzası oldu sanki.
Amaa..
Osmanlı sofralarının en yaygın tatlısı aşuredir. Aşure, bir tören
tatlısıdır. Genellikle muharrem ayının onu ile yirmisi arasında
yapılır. Bu tarihin Kerbela Vak'ası günleri ile ilişkisi olduğu
söylenir.
Söylencelere göre Nuh Tufanı'nın bitiminde, gemideki
yolculara, kilerdi kalan son yiyecekler bir araya getirilerek
yapılan ve kurtuluşun kutlandığı son yemekte yenilen aşure kırk
türlü malzemeyi içerir. Eski günlerin evlerinde bu kırk türlü
malzeme okumalarla konurmuş kazanlara, tencerelere. İlahiler
okunarak karıştırılırmış uzun süre.
Ve
sonra, hemen her Osmanlı evinde bulunması âdet olan büyük aşure
sürahileriyle komşulara dağıtılırmış, aşurenin bir kısmı.
Bu ünlü
tatlının başka hikayeleri de var. Muharrem ayının onuncu günü Adem
baba ile Havva anamızın ilk tanıştığı günmüş. İlk aşure bu gün için
pişirilmiş.
"Hayır
öyle değil" diyenler de var. Onlara göre ise aşure, Adem'le
Havva'nın cezalandırılıp yeryüzüne indirilmelerinden sonra (Hani
Havva Ana Adem Babaya izinsiz ilk elmayı yedirmişti ya...) İşte bu
nedenle dünyaya cezalı olarak yollanmışlar. Ama bir gün Tanrı onları
affetmiş. İşte o affın müjdesi olarak pişirilmiş ilk aşure...
Biz bu
nefis, ama yapımı hayli zor tatlıyı bir af tatlısı olarak değil,
tatlıların şahı olarak çok seviyoruz, kim icad ettiyse Tanrı ondan
razı olsun.
VE
DE HELVALAR Temel malzemeleri un ya da irmik, yağ, şeker,
süt, kaymaktır.
Doğumlarda, ölümlerde, askere giderken, hac dönüşünde, okula
başlayan çocuklar için, yeni bir eve sahip olunca, okul bitince,
yağmur dualarında, kuzunun sütten kesilme günü olan "yoğurt
bayramı"nda, "çiğdem düğünü"nde (ilk çiğdemin görüldüğü gün) Osmanlı
evlerinde kesinlikle çeşitli helvalardan biri yapılır ve eşe dosta
dağıtılır.
RAMAZAN SOFRALARI Türkler arasında 11 ayın bir
sultanı diye anılan Ramazan ayının kendine özgü pek çok töresi
vardır. Biz burada sadece bu törenin sofrasından söz edebileceğiz.
Ramazan
günlerinde de sofraların her gün iki türlüsü kuruluyor. Bir iftar
sofrası. Öbürü sahur sofrası.
İftar
sofrası, saati belli olan ve akşam saatlerinde açılan sofradır.
Genelde oruç açma zamanını ve sofraya daveti şehirlerde ve
kasabalarda toplar patlatarak haber verirlerdi insanlara.
Top
sesini duyanlar aile sofralarının töresine uyarak yerlerine
otururlar ve oruç açarlardı. Yani bütün günü hiçbir şey yemeden
geçirenler oruç bozarlardı. Ya birkaç yudum suyla. Ya bir zeytinle.
Ramazan
sofralarının ilki olan iftar sofrası iki aşamalıdır. Birinci aşama
"İftariye" denilen ilk fasıl, ikincisi de yemeklerin yendiği ikinci
fasıl.
İftariye, açlığın verdiği hızla yemeklerin üstüne atılmayı
önlemek üzere tertiplenmiş çerez sofrasıdır bir anlamda. Küçük
tabaklarda ve sahanlarda reçeller, peynirler, zeytinler ve benzeri
yiyeceklerden teker teker alınır. Bunların yanında fırınlardan yeni
çıkmış pideler vardır.
İftar
sofrası bittikten sonra bir anda kaldırılır. O sıra akşam namazının
okunma sırasıdır. İsteyenler ezanla gelen sese uyarak akşam namazını
kılar. Sonra, yeniden hazırlanmış olan sofranın başına oturulur.
Çorbadan sonra araya giren yemek normal sofralarda pek olmayan
yumurtalı pastırmadır. Yalnız pastırma da olabilir. Bu pastırmanın
pişiriminde bazı özellikler vardır. Soğanlı pişmesi gibi.
Saray
sofralarında hemen her ramazan günü var olan pastırma evlerde her
gün olur muydu bilemiyorum.
Sonra
gelen yemekler etle başlar ve genel olarak güllaçla biter.
Belli
saatlerde yenen sahur yemeği ikinci ve orucu karşılama yemeğidir.
Sabaha karşı yenir. Bu yemeğin misafiri olmaz. Ev halkı arasında
yenir. Gündüz, insanı susatmayacak, ama tok tutacak yemekler
yapılır. Sahur sofrasında mutlaka hoşaf olur. Pilav, makarna, börek
türleri bu yemeğin tutucu yemekleridir.
Hıdırellez gibi, bayram günleri gibi, ailede ölüm ayı gibi,
düğünler, sünnetler gibi sayılı özel günlerde bazılarının özel bir
yemeği vardır, o da pişirilir. Ama her zamanki yemek listelerinden
seçmeler yapılır. Özel gün yemekleri ve tatlıları içinde dikkati
çeken en önemli yemek helvadır.
Doğum,
ölüm, gurbetten gelme, gurbete gitme, sünnet, hastalıktan kurtulma
gibi pek çok olayda... ya bir kazanç ve hoşluk sonnuda ya da bir
kayıp ve keder nedeniyle Osmanlı evlerinde mutlaka helva pişer ve
eşe dosta ya helva dağıtılır ya da helvaya davet edilirdi.
Neden
helva? Bunu bilemiyorum. Ama bu törenlerin baş oyuncusu bakıyorum
her zaman HELVA.
Osmanlı
İmparatorluğuna ilk İngiliz büyük elçisi olarak gelen Sir Edward
Burton'un İstanbul'da şerefine verilen ilk ziyafetin raporunda
Kraliçeye yazdıkları için şunlar da var:
-Yaklaşık yüz türlü yemek saymış. -Gül şerbetinin nefis
lezzetini unutamıyormuş. -Yemek bitince ellerini buhur suyu
denilen, içinde öd ağacı, misk, sandalağacı ve çiçek suyu bulunan
çok güzel kokulu bir suyla yıkamışlar.
Bir de:
Her padişah, her ramazanda her on yeniçeriye bir büyük tepsi olmak
üzere baklava yaptırıyor. Her tepsiyi iki yeniçeri saraydan alarak
yeniçeri ocağına getiriyor. Ertesi gün bu gümüş tepsiler ve üstüne
örtülen futalar saraya gönderiliyor.
Yeniçeriler, yönetimden memnunsalar tepsilerdeki baklavaları
kabul ediyorlar ve bitiriyorlar. Ama memnun değilseler, baklavalar
olduğu gibi geri gönderiliyor.
Not : Kültür Bakanlığının www.kultur.gov.tr sitesinden alınmıştır.
|